İslâmofobi

| Fotoğraf | Almanya’da İslâm karşıtlarının bir  gösterisi  |

İslamofobi, kısaca “İslam korkusu (fobisi)” demektir. Kavram bağlamında olarak İslam’dan ve Müslümanlar’dan korkmayı ifâde eder. 90’lı yılların ilk yarısında seslendirilmeye başlanan ‘İslamofobi’ özellikle 11 Eylül 2001’de ABD’deki ikiz kulelere yapılan kanlı saldırıdan sonra yaygın olarak kullanılmaya başlanmış, bundan hareketle özellikle Avrupa’da ve Amerika’da Müslüman imajına düşmanlığa varan ‘söylem’ ve hareketlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bununla da kalınmamış, bu ‘korku imparatorluğu’ üzerinden geçmişten süregelen ‘yabancı düşmanlığı’na ve ayrımcılığına ‘Müslümanlar’a karşı ayrımcılık’ eklemlenmiştir.

Aslında meselenin tarihi boyutu tâ İspanya’da Endülüs’ün fethedilmesine kadar gider. Kilise Haçlı seferlerine asker toplarken ‘islâmofobi’ sık sık işlemiştir. 90’lı yıllarda Samuel Huntington kaleme aldığı meşhur ‘Medeniyetler Çatışması’ adlı makalesinde, “İslam, Batı için potansiyel düşmanlık odağıdır.” formülü 11 Eylül 2001’de ikiz kulelerine yapılan saldırıyla birlikte ‘İslamofobi’nin boyutları ve algılanması Müslümanlar’ın aleyhine “ivme” kazanmıştır.

Dahası var: Batılı ülkelerdeki işsizlik, batının giderek ‘yaşlı toplum’ olması gibi durumların beslediği yabancı düşmanlıklarının en önemli öznesi olarak Müslümanlardan korku giderek bir paranoyaya dönüşmüştür. Bu durum öyle bir hal aldı ki İsviçre gibi ‘özgürlükler ülkesi’ olarak tanımlanan bir ülkede bile (bırakın Müslüman’a tahammül etmeyi) minareye bile tahammül edilememiş ve 29 Kasım 2009’da yeni minare yapımına yasak getirilip getirilmeyeceğine karar vermek amacıyla düzenlenen referandumda, seçmenin yüzde 57′den fazlası yasağa destekledi.

[Dipnot-1: ‘İslamofobi’ sinema ve edebiyatta da birçok kere konu edilmiştir. Meselâ Betty Mahmudî tarafından kaleme alınan ( sonradan filme de çekilen ) ‘Kızım Olmadan Asla’ romanı bunlardan biridir. Betty, Amerika’da uzun yıllar yaşamış bir doktor olan Mudi ile evlenir ve Mehtap adında bir kızları olur. Humeyni rejiminden sonra Mudi ailesiyle İran’a döner. Betty, İran İslam Cumhuriyeti’nde nefes alamaz hâle gelir. Sonunda kaçarak ülkesine döner. Salya sümük, İslamofobiyi paranoyakça işleyen bir eser. ]

İslamofobiye Yakın Geçmişten İki Örnek

1.Haber:

“Alman Birlik 90/Yeşiller Partisi Eş Başkanı Türk kökenli Cem Özdemir ve eşi Pia Castro, ABD’ye girişlerinde Washington-Dulles hava alanında 1 saat boyunca ayrıntılı kontrol için tutuldu. Özdemir’in ve eşinin, ayrıntılı kontrol için bazı ziyaretçilerin tutulduğu bir odaya götürüldüğünü ve burada yaklaşık 1 saat süreyle tutulduktan sonra bırakıldı.”

“Alınan bilgiye göre, Özdemir ile eşinin vejeteryan oldukları, bu nedenle Amerika’ya uçuşları için özel yemek siparişi verdikleri, bu özel siparişlerle (Siparişin içinde domuz etli yemek yoktur.) Özdemir’in Müslüman olması arasında bağ kurulmuş olabileceği kaydedildi.”

2. Haber:

“ABD’nin Memphis Üniversitesi’nde Arapça yardımcı öğretim görevlisi olduğu bildirilen Masudur Rahman, havaalanı terminalinden telefonla verdiği bilgide, Charlotte seferi için bindikleri uçaktan, kendisiyle yolculuk edecek bir imamla birlikte , ‘pilotun kendileriyle uçmayı reddetmesi’ üzerine, indirildiklerini söyledi. Rahman’ın geleneksel Hint kıyafeti, beraberindeki imamın ise geleneksel Arap kıyafeti içerisinde olduğu kaydedildi.”

“Ulaştırma Güvenlik Dairesi sözcüsü Jon Allen olayı doğruladı. Atlantic Southeast Havayolları sözcüsü Jarek Beem ise açıklamasında, ‘Güvenlik ve emniyeti oldukça ciddiye alıyoruz. Bu olay şu anda soruşturuluyor.’ dedi. “

Yorumlarım:

1)Her iki örnek de ‘İslamofobi’den kaynaklanmaktadır. Cem Özdemir Müslüman ve Türk olmasına rağmen dinî hassasiyetleri ‘haram’ noktasında bu kadar keskin değildir. Ayrıca bilen bilir ekonomik durumu iyi olan hiçbir Hıristiyan domuz eti yemez. Domuz eti ekonomik durumu düşük geniş halk kitleleri tarafından tüketilir. Fiyatlar arasındaki farka bakmak bile yeterlidir bu tespit için.

2) Her iki olayda da gerekçe ‘güvenlik’tir güya. Ama el insaf yahu Cem Özdemir AP’ye bile girmiş tanınmış bir politikacı, öğretim üyesi ise ABD’deki Memphis Üniversitesi’nde ders vermektedir. Daha trajikomiği de şu: Öğretim üyesi ile imam ‘İslamofobi’ bir konferansa katılmak için uçacaklardır.

Son söz: Batılı ülkelerde ve ABD’deki İslam korkusunun asıl sebebi adı geçen toplumlar ( farklı bir din yelpazesinde almış olmasından ) ‘İslamiyet’e yabancı olmasıdır. Buna, toplumların yanlış örnekler üzerinden (manipülasyonlarla) olumsuz bir algı üretmesini de ekleyebiliriz.

Leylâ İçin

– 2011’de, 44 yaşında, ebedî âleme göçen Ordu – Perşembe – Medreseönü Lisesi’nden sevgili öğrencim Leylâ Sönmez Cumalı’ya ithaf  –

 

– rahmet ve duâ ile –

Leylâ bağrımda sönmeyen bir ateş
Öğrencimdi, ondan öte  bir kardeş

Nasıl unuturum utangaç gülüşlerini
Günâhsızdı  tutun ki meleklere eş

Mağrur değildi, hoşgörü ehliydi
Zekiydi, çalışkandı, herkesle arkadaş

Genç ölümü perişân etmişti beni
Gidişiyle bağrıma düştü ağır bir taş

Âh Leylâ, seni hâlâ unutamadım, sen
Şimdi gözlerimde, donmuş iki  damla yaş

Mustafakemalpaşa
25 Şubat 2019, 03:22

Sezâî Başkan

Yıkılmaz, başı dumanlı  bir dağdı Sezâî Başkan
Son gördüğüm ana kadar sağdı Sezâî Başkan

Sözünün eri, hoş sohbet, fedâkâr bir ağabey
Bahçesinde dost gülleri açan bağdı Sezâî Başkan

Karaburun’da derin sohbetlere dalardık yazları
Gönül sofrasında emin bir otağdı Sezâî Başkan

Sâhiplenirdi, korurdu, kollardı her zaman beni
Gün geldi bana ilişene sel olup yağdı Sezâî Başkan

Bir gün bir telefon görüşmesinde aldım acı haberi
Ahizedeki ses dedi ki: “Göğe ağdı Sezâî Başkan ! “

Mustafakemalpaşa,
29 Aralık 2018, 03: 47

‘Millet İttifâkı’nı Oluşturan Partilere Oy Verecekler Bunu Duydu mu?

Oy Kullanma Üzerine | 22 Şubat 2019

Oy kullanmak, 18 yaşına gelmiş çobanından tutun 2 üniversite bitirmişine kadar ( ! ), şartları tutan her Türk vatandaşının en tabiî hakkıdır.

| Dipnot -1 : 24 Haziran 2018’de âile fertleriyle birlikte apartmanımızın karşısındaki okulda kurulan sandıklara oy vermeye gittik. Ne hanıma ne de kızlarıma oy verme konusunda hiçbir telkinde bulundum. Oylarımızı kullandık ve dâiremize döndük. Ben kütüphâneme geçtim, hanım örgü odasına, çocuklar da kendi odalarına gittiler. Bir süre oy rengi üzerinde evdekilerle hiçbir şey konuşmadım. Bir ara merakımdan mıdır nedir âile fertlerini hanımın odasına çağırdım.

– Oylarınızı verdiniz; geçti gitti. Sizlere oy verme öncesinde de hiçbir yönlendirmede bulunmadım. ‘Oyun rengi’ oy verene kadar gizlidir. Ama artık gizlilik yok. Tahmin ediyorsunuzdur ki her seçimde olduğu gibi ben ve yedi ceddi CHP’li olan anneniz MHP’ye oy verdik. 2011 seçimleri sırasında balkona asılı üç hilâlli iki bayrağı hatırlarsınız. Şimdi sâdece merak ettiğim için hangi partiye oy verdiğinizi öğrenmek istiyorum. Susma hakkınızı kullanabilirsiniz.

İkizlerden 5 dakika büyük olanı:

– Baba, maalesef bu seçimde âilemizin seçmenlerinden iki fire verdik. Ablam ve ikizim AKP’ye oy verdiler.

Gülüştük. Sonrasında da kütüphâneme geçtim. |

Okuma Masama Konan Kâğıt

Bundan 8 -10 gün önce hanım, çocukların odasındaki fotokopi makinesinden çıkartılmış bir kâğıdı kütüphânemin okuma kısmındaki masanın üzerine koydu.

– Yazıyı oku bakalım Kutsi, ne diyeceksin merak ediyorum. Gazetede ‘mâvî’ ye şiirler yazacağına şu sözler üzerine bir yazı yazsana, deyip çıktı kütüphânemden.

‘Millet İttifâkı’nı Oluşturan Partilere Oy Verecekler Bunu Duydu mu?

Bir internet sitesindeki bir gazeteden çıkartılmış kâğıtta aynen şunlar yazıyordu :

Partisinin grup toplantısında konuşan (12 Şubat 2019, Salı ) HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, ” 31 Mart Yerel Seçimleri için “Kürdistan’da kazanacağız, Batı’da AKP ve MHP’ye kaybettireceğiz! “ dedi.

Sezai’nin adını andığı resmî olmayan o bölge, bâ’zı Doğu ve Güneydoğu illeri. HDP, o bölgelerin bâ’zı illerinde milletvekili de çıkarıyor, bâzı il ve ilçelerinde belediye başkanı da. Doğru. Ama oraların adını öyle tanımlamasının hiçbir kıymet-i harbiyesi yok. Çünkü ‘Ay Lav Yu’ filminde geçen köy adı gibi ‘Tinne’ (yok).

Benim kafamı takılan Sezai’nin cümlesinin virgülden sonraki kısmı : “ Batı’da AKP ve MHP’ye kaybettireceğiz. “ Açıklamaya muhtaç bir cümle değil aslında. Çünkü geçmiş seçim sonuçlarına bakarak söylersem HDP’nin Batı’da belediye başkanı kazanacağı hiçbir yerleşim yeri yok. O zaman bu cümlenin virgülden sonradaki kısmını nasıl yorumlayacağız ?

Çok basit. Sezai’nin demek istediği şu: “ Batı’da ‘millet ittifakı’nı oluşturan CHP, İP ( İyi Parti’nin kısaltılmış hâli ), SP’den – özellikle 24 Haziran 2018 seçimlerine göre. Çünkü 2018’den önceki seçimlerde İP ( İyi Parti’nin kısaltılmış hâli ) diye bir parti yoktu. – hangisi, hangi ilde veya ilçede önde ise o partinin veya millet ittifâkı’nın ortak adayını destekleyeceğiz. Böylece ‘cumhurittifâkı’na ( AKP, MHP, BBP ) kaybettireceğiz. Ulusalcıymışlar, Atatürkçü’ymüşler, merkez sağcıymışlar, millî görüşçüymüşler ne gam ! “

Son söz: Her zaman söylerim, yine söyleyeyim : ‘Millet ittifâkının ve zımnen – örtülü – destekçisi HDP’nin tek derdi Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğansız AKP’ye bile râzılar…

Ah Karadeniz! | 8 | Medreseönü Lisesi’ndeki İlk Dersim

Bursa Yıldırım Beyazıt Lisesi’nde Staj Günleri

Bursa Yıldırım Beyazıt Lisesi’nde stajımı yaparken çok samimi öğrencilerle tanışmıştım. Dersler dolu dolu geçiyordu.   Rehber öğretmenimin ( 50′li yaşlarda beyaz tenli tertemiz bir öğretmendi. ) verdiği öğütle şiir metinlerini ezbere okuyordum. Bu öğrencilerin çok hoşuna gidiyordu. Son dersimde yine bir şiir metnini inceleyecektik. Metin 17 yüz yılın usta şairlerinden Gevherî’nin bir ‘Koşma’sıydı. Şiiri ezbere okuyarak konuya girdim. Öğrenciler pürdikkat kesilmiş açıklamalarımı dinliyorlardı. Bir ara rehber öğretmenime baktım, başı önünde, birtakım notlar alıyordu sanırım. Ders bittiğinde herkes memnundu bu 45 dakikadan.

Öğrenciler teneffüse çıktılar. Ben rehber öğretmenimle sınıfta başbaşa kaldık. Mütebessim babacan yüzüyle:

– Çocuk uğraştırma beni. Al hakkındaki ‘rapor’u kendin doldur.

Gülüştük. Elini öptüm ve ayrıldım okuldan…

Medreseönü Lisesi’ndeki İlk Dersim

Leylâ Hanım  ataması yapılmamış, derslere ücretli olarak girdiği için onun bütün sınıfları bana verilmişti. 1980’in son günleri. Gittikçe soğuyan kış günleri. Ders programımı  Müdür Vekili Ali Önder verdi. Programa göre ilk dersim Lise 3’e idi. Nedendir bilmem hiç heyecanlı değildim. Genetikten ( ! ) gelen bir öğretmenlik vardı serde ne de olsa. Çünkü babam hem ilk müdürüm hem ilk öğretmenimdi.

Sınıfa girdiğimde ilk gözlemlediğim şey öğrencilerin bir çoğunun normal Lise 3. sınıf öğrencilerinden büyük olmasıydı. | Sonradan öğrenecektim ki bu durum  lise açıldığında ortaokulu daha önce bitiren öğrencilerin liseye kayıt yaptırmış olmasından ileri geliyordu. Hatta hiç unutmam Fırıncının oğlu Yılmaz Şen (1958) benden bir yaş büyüktü. |

Tanışma faslından sonra öğrencilere kitapta hangi konuda kaldıklarını sordum. Hiç hazırlık yapmamıştım çünkü konuyu bilmiyordum. Öğretmen masasının önündeki sırada sağda oturan bir kız öğrenci :

– Gevherî’nin ‘Koşma’ adlı şiirini işleyecektik bugün, dedi.

Rahat bir nefes aldım. Stajdaki metni ikinci kere işleyecektim. Sevgili ablamın hediye olarak aldığı lâcivert krovoze, kaşe ceketimin düğmelerini ilikledikten sonra denizi gören cama doğru yaklaştım ve şiiri âdeta oynayarak ezbere okudum:

Gevherî | Koşma

Gönlümüz bağlandı zülfün teline
Alınmaz gözleri mestim, alınmaz.
Sencileyin cevredici kuluna
Bulunmaz, gözlen mestim bulunmaz.

Hasretinle her dem bağrım deliktir
Kül oldu vücudum şehri yanıktır
Cümle yollar bağlı haramiliktir
Gelinmez gözleri mestim gelinmez.

Düştüm ateşlere durmaz yanarım
İçip aşkın dolusundan kanarım
Müşkül işi ululardan sorarım
Bilinmez, gözleri mestim bilinmez.

Gevheri der, yoktur derdime çare
Onulmadı gitti sinemde yâre
Gönül bir şahindir, her bir şikâre | av |
Salınmaz, gözleri mestim salınmaz.

Şiir bittiğinde baktım sınıfa, sınıftakiler sanki nefes bile almıyordu. İlk etkinin çok önemli olduğunu bana öğreten rehber öğretmenimi hasretle anarak şiiri açıklamaya başladım. Öğrencilere çeşitli sorular yönelterek hem konunun anlaşılmasını sağladım hem de öğrencileri derse kattım.

Ders zili çaldığında rahat bir nefes almıştım. Koridora çıktığımda burnumun dibinde Müdür Vekili Ali Önder’le karşılaştım. Yüzüme bakarak:

-Hasan Hoca (Hasan Bey değil ) en hareketli sınıfa girmiştiniz ama hiç gürültü gelmedi.

‘At sahibine göre kişner, diyecektim vazgeçtim.

– Uyuttum hepsini. Mâlum saat sabahın 8′i…

Ah Karadeniz ! | 7 | Okçulu’da İlk Akşam

Gebeşoğulları Tesisler’inin önündeyiz. İki katlı binadan sızan ışık, çakıl taşlı yolu ışıtıyor. Birkaç otobüs molada. Geçiyoruz tesisi. İki yüz metre ötede, yokuş bir yolun başında sokak lâmbasının altında duruyoruz.

-Asıl yolumuz şimdi başlıyor Hasan, diyor. Okçulu yokuşu bu. El fenerim yanımda değil. İnşallah kazasız belâsız evi buluruz. Olmadı Cihân Hocalar’a uğrar bir fener alırız. Hem de tanışmış olursunuz, diyor.

Tırmanmaya başlıyoruz Okçulu yokuşunu. Toprak bir yol. Sol tarafımızda, yarı boyumda topraktan bir set. Sağda ise yokuş çıktıkça aşağılarda kalan fındık bahçeleri ve evler. Evler ki gittikçe küçülen ve pencerelerinden loş ışıklar sızan, birbirinden yüzlerce metre uzak evler. Halit konuşmuyor, benim de yürümekten mecâlim yok tek kelime söylemeye. Çevreye bakıyorum meraklı gözlerle. Yukarılara çıktıkça hava daha da sertleşiyor.
Soldaki set bitiyor. İki yolun ağzına gelince duruyoruz. Sola giden yolun sağında, solunda birkaç ev. Aşağıdan gelen yol ilerisi kapkaranlık. Soluklanıyoruz.

-Yoruldun değil mi diyor Halit, gülerek. Ya ben ne yapayım yıllardır her gün tâ tepelerden bu yolu yürüyerek aşağıya iniyor ve akşamları bu yokuşu çıkarak eve gidiyorum.

“Benimse alım yazım yokuşlarda susamak” mısraı dökülüyor dudaklarımdan.

Gayriihtiyari omzuma elini vurarak:

-Helâl sana be koçum. Artık öğrencilerimiz sayende Necip Fâzıl da işitebilecek.

Kısa bir soluklanmadan sonra soldaki yola sapıyoruz.

-Sen yoruldun. İyisi mi Cihan Hoca’nın evinde biraz dinlenelim, diyor Halit.

Takılıyorum peşine. Biraz ileride bir evin karaltısı düşüyor yola. Arka odalar yola bakıyor olmalı ki hiçbir ışık yok, diye düşünüyorum. Yaklaşıyoruz. Hâlâ ışık yok. Şaşırıyorum. Evin sol kenarından giriş kapısına geliyoruz. Demir kapının üstündeki karpuzun ışığıyla gözlerim kamaşıyor.

Halit’in seslenmesiyle kapı açılıyor. Kısa boylu, güler yüzlü biri kapıda bitiyor. Yöre şivesiyle hızlı hızlı birkaç cümle kuruyor ayaküstü. Çoğunu anlamıyorum.

Cihan Özdemir ve Küçük Sabire

-Gardaşım, geçsenize, neden kapı eşiğinde dikiliyorsunuz.

Dar bir salondayız. Halit, beni Cihan Hoca’yla tanıştırıyor. Ardından genişçe bir odaya geçiyoruz. İçeride iki kadın, bir yaşlı adam. Ha bir de kapkara gözlerini pürdikkat bana dikmiş küçük kız. Cin gibi.

Baş köşeye oturtuyorlar beni . İzzet ikram, Karadeniz insanın gönül zenginliğiyle had safhada. Tavan aralarından fındık, elma… getiriliyor. “Allah ne verdiyse, buyurun…” belki de ikramın sadece maddî boyutu. Açtığı kapısıyla aslında yüreğini açıyor size Karadeniz insanı. Üstelik de samimi, riyâsız, gönülden…

Eğitim, siyaset, yöre insanı, geçim… derken hoş sohbet geç saatlere kadar sürüyor. O kara gözlü küçük kız (Sabire) hâlâ uyanık. Benim aklıma pencerelerin dışarıdan demirlerle (küçük perde gibi) kaplanması aklıma takılmıştı. Cihan Hoca açıklık getiriyor:

-Fatsa’da sokağa hâkim solun yaptıklarına karşılık bir tedbir.

Gecenin bir vakti. Halit, beni daha fazla yormamak için, Cihan Hocalar’da (akrabası aynı zamanda) bırakıp tırmanıyor, kaldığı yerden evine giden yolu. Herkesin uykusu tutun ki göz kapaklarında. Yatacağım yeri gösteriyorlar. Küçük Sabîre odadan tam çıkarken sesleniyor:

-İyi uykular öğretmenim.

Dönüp bakıyorum. Mahçup, ama bir o kadar da sevgi dolu.

Yatağıma uzanıyorum. Karadeniz’in de Anadolu’nun bir parçası olduğunu bir kere daha idrak ediyorum. Anadolu. “Ana” dolu. Ana ve o anaların yetiştirdiği milyonlarca evlât…

Bana evimi aratmayan bu sıcak insanlara, müteşekkirim.

Ah Karadeniz! | 6 | Okçulu ” Ukçulu ” Yolundayız

Karanlık çöküyor. Paydos zili çalmak üzere. Beni, nerede kalırım, telâşı sararken Halit, tebeşirli elleriyle öğretmenler odasına giriyor, fermuarlı siyah çantasını masanın üstüne koyuyor, tekrar çıkıyor. O arada Sedat gülümseyen yüzüyle sanki uçarak giriyor içeriye. (Sonra da hep dikkat etmişimdir Sedat, tabanları yere tam basmadan yürüyordu.) Gelen “iyi akşamlar” dileyerek gidiyordu. Kalakalmıştım oracıkta. HizmetlilerdenFikri Şen’in sözüyle daldığım düşüncelerimden sıyrılıyorum.

– Hasan Hoca’m, kuşlar bir bir yuvalarına uçuyor. İstersen gel bu akşam sahilde iki kadeh parlatalım batan güne karşı, diyor elindeki süpürgenin sapını yerine yerleştirmeye çalışırken.

-Sağ ol Fikri Ağabey, ama benim içkiyle başım hoş değil.

Daha da yaklaşıyor, kısa boyuyla parmak uçlarına yüklenerek kulağıma, fısıldar gibi:

-Aslında seni eve davet etmek isterdim ama inan biri mutfak, iki küçük odada ancak kendimize yer buluyoruz.

Gülümsüyorum. Yüzüme bakıyor o da gülümsüyor. Nereye gidersek gidelim, Anadolu insanı bu işte, gönlü zengin insan, diye içimden geçirirken Halit giriyor içeri.

-Hay Allah Hasan Hoca’m ben de seni yukarılarda arıyordum. Gitmiş olsaydın hem sana çok kırılırdım, hem de kendime içerlerdim.

Çantasını alıyor. “Haydi” diyor, düşüyoruz yollara.

Emine Hanım

Öğle üzeri çıktığım bayırı bu defa iniyoruz. Sağa dönüyoruz. Okulun hemen altındaki ana yolun kıyısında kocaman bir yuvarlak taşın önünde yüzü seçilmeyen bir hanım var. Tam yanından geçerken Halit selam veriyor:

-İyi akşamlar Emine Hanım.

-Size de iyi akşamlar. diyor Emine Hanım.

‘Aman’ Eşref

Yolun sağ kıyısından kurşunî bir gökyüzü altında yürümeye devam ediyoruz. Biraz ileride bir et mangal yeri. Yaklaşıyoruz. Mangalın başında iriye yakın genç biri, elindeki demirle ateşi karıştırıyor.
İçeriye giriyoruz.

Halit:

-Etin taze mi Remzi, diyor.

-Taze olmaz mı, dün kestik daha.

Beni fark ediyor, Halit’e bakarak:

-Arkadaş?

-Arkadaş bizim yeni edebiyat öğretmenimiz Hasan Bey.

Başıyla selamlayarak, gülümsüyor. O arada konuşmaları duyan mangalın başındaki delikanlı heyecanla geliyor Halit’in yanına.

Yöre şivesini hiç bozmadan üstelik de son derece rahat:

-Halit Hoca, yeni öğretmen bizim derslere de geliyü mü, şu “Mustang Leylâ”dan bizi kurtarsın yeminle ona her gün hamsi mangal yaparım.

Gülüşüyoruz. Halit eti alıyor, çıkıyoruz.

-Kim bu, diyorum yolda Halit’e.

-Ha şu öğrenci mi? Eşref Başkan. Aslında iyi çocuktur. Biraz psikolojik sıkıntıları var. Derslerde rahatsız etmez de bazen kafası eser.

-Peki “Mustang” Leylâ kim?

– Tayini çıkmamış, derslere ücretli giren edebiyat öğretmeni bir genç hanım. Öğrenciler, arabasının markasından dolayı ona o adı takmışlar.

Ardından ilk “tiyo”yu veriyor:

– Müdür Vekili Ali gibi o da sol görüşlüdür. Ders dağıtımı sırasında “uyanık” ol. Sen atanmış bir öğretmensin. Bütün dersler önce senin hakkın. Ortaokul senin, liseler Leylâ Hanım’ın şeklinde bir paylaşıma giderlerse “evet” deme. Özellikle lise son sınıfları mutlaka al. Çoğu efendi, iyi çocuklardır. Birçoğu çevre köylerden geliyor.

Ah Karadeniz ! | 5 | Nihayet Medreseönü’ndeyim

18 Aralık 1980. Soğuk ve yağmurlu bir gün. Bavulum elimde yine düşüyorum yollara. Bir minibüs Artvin – Ankara karayolunda yol alarak götürüyor beni Perşembe Medreseönü Beldesi’ne. Koyu lâcivert deniz hırçın mı hırçın. Boyu aşan dalgalar sahili dövüyor biteviye.

Yaklaşık üç çeyrek saatten sonra minibüs, beldenin ortasındaki köprünün sağ ayağında duruyor. Bavulumu alıp iniyorum. Kalakalıyorum köprünün kenarında. Yolun kenarındaki binada “Medreseönü Belediyesi” tabelâsını okuyorum. Çabuk çabuk düşünerek karar vermeye çalışıyorum. Tam bu sırada yanımdan koyu yeşil gömlekli, orta boylu, dal gibi ince, biri geçiyor. Yüzüme gülümseyerek bakıyor. İki üç adım geçmişken sesleniyorum:

-Bakar mısınız, diyorum.

Dönüyor.

– Medreseönü Lisesi’ni arıyorum. Bana yardımcı olur musunuz?

Yaklaşıyor. Köprünün demirine elini koyarak yüzümü inceliyor. Ağzı daha da açılırken yüzü “merhamet” isteyen bir insan portresine dönüşüyor.

– Bababubbbbababa, gibi sesler çıkararak bir şeyler anlatmaya çalışırken arkasını dönüyor ve yolun hemen sağında tepede kurulmuş bir binayı işaret ediyor .

Belli ki konuşma engellisi. Birkaç adım atıyor okul yönüne. Sonra dönüyor yine yüzünden asla eksilmeyen gülüşüyle “arkamdan gel” der gibi işaret ediyor. Çâresiz takılıyorum peşine. Karşı tarafa geçiyoruz. Keçi yoluna benzer dar bir yola sapıyoruz. Bir ara geri dönüyor ve elimdeki bavulu alıyor. Bir zaman sonra bir düzlüğe çıkıyoruz. Yolun her iki kenarında da tek katlı küçük iki yapı. Yürüyoruz. Genişçe bir bahçedeyiz. “Rehber”im eliyle biraz ilerideki binayı gösteriyor. İki katlı uzun dar bir bina. Kapısındayız binanın. Bavulumu çamurluk demirinin üstüne koyuyor, yüzüme yine gülümsemeyle bakıyor, eğiliyor, elini önce kalbine götürüyor daha sonra başına. Asker selâmına benzer bir selâm veriyor, koşarak uzaklaşıyor.

Bavulumu alıp binaya giriyorum. Girişte odanın sağ üst tarafındaki tabelaya bakıyorum. Aradığımı buluyorum galiba: Öğretmenler Odası. Kapıyı çalıp giriyorum. Küçük bir oda. Ortada uzunca bir masa. Kapının hemen arkasında bir soba. Sobanın kenarında, küçük kareli mavi önlüğüyle oturan esmer bir genç kız kalkıyor beni görünce.

-Selâmün aleyküm, diyorum.

Avuç içleri bembeyaz esmer elini göğsüne götürüyor. Hafifçe eğiliyor. Sonra el işaretleriyle birtakım şekiller çiziyor havada. Dilsiz olmalı. İşaretler de “dilsiz alfabesi”. Anlamadığımı görünce masanın üstündeki bir kâğıda, “Teneffüs zili 5 dakika sonra çalacak. Ayşe.” yazıyor. Kâğıdı alıyorum. Kâğıda, Edebiyat Öğretmeni Kutsi, yazıyorum. Gülümsüyor. Elini yine göğsüne götürüyor. Oturuyorum. Ayşe dışarı çıkıyor. Birkaç dakika sonra elinde bir bardak çayla dönüyor ve çayı bana veriyor. Müteşekkirim.

Öğretmen Arkadaşlarla Tanışma

Zil çalıyor. Kapı açılıyor. Üç beş kişi çantalarıyla odaya giriyorlar. Beni fark edenler başlarıyla selam vererek masaya ilişiyorlar. Ayşe odaya giren bir hanıma (belli ki bu dille anlaşabiliyorlar) el işaretleriyle bir şeyler anlatıyor. Hanım öğretmen “gaf” yapmış birinin mahcubiyeti ile kalkıyor, yanıma geliyor ve elini uzatıyor:

– Kusura bakmayın ben sizi veli sandım. Tansel. Fen Bilimleri öğretmeniyim. Aramıza hoş geldiniz, hayırlı olsun, diyor. Odada bulunan diğer öğretmenler de hemen etrafımda bir daire oluşturuyorlar. El uzatıyorlar.

Tanışıyoruz. İçlerinde biri (matematik öğretmeni Halit Özdemir) var ki bir başka sıkıyor elimi, bir başka bakıyor yüzüme, bir başka ilgileniyor benimle. Bir ara biri giriyor odaya. Uzuna yakın kıvırcık saçlı, orta boylu, açık kahve renkli takımlı biri.

-Ali. Müdür Vekili, diyerek tanıtıyor kendini.

Sonra sorduğu, “Kaç mezunusunuz, nerelisiniz, hangi okuldan mezunsunuz?” aslında siyasî düşüncemi öğrenmeye yönelik. Gizlemiyorum:

-Bursa Eğitim Enstitüsü mezunuyum. 1976 girişli ve 1980 çıkışlıyım. Bursa’da oturuyorum.

Halit Hoca’yla göz göze geliyoruz. Gülümsüyor. 1976 tarihi aramızdaki şifrelerden birinin çözümü aslında. Elbette Ali Bey de anında 1976 şifresini çözüyor ve ekliyor:

– Ben de Bursa Eğitim Enstitüsü Mektupla Öğrenim mezunuyum. “Faşist”lerin okulu arenaya çevirdiği bir dönemde okudum itile kakıla.

-Faşist mi? Hangi grubu kastediyorsunuz? Ben, o okulda “Ben faşistim.” diyen ve faşizmin amblem, slogan ve öğretileriyle siyasi grup oluşturmuş birilerini hiç görmedim.

Yüzü sırıtkan bir hal alıyor. “Medreseönü’nün yerlisiyim, burası bizden sorulur.” edâsıyla:

-Ülkücüler işte canım. Kastettiğimi bal gibi anladınız.

– Bak ne güzel tanımladınız. Ülkücüler. Kendilerinin kabul etmediği bir “yafta”yı onlara yakıştırmak siyasî ahlâka sığmaz, diye düşünüyorum.

Bozuluyor.

| Dipnot-1: 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi yapılalı daha 4 ay olmuş. Ordu ilindeyim. Devrimci Yol’un sokağa hâkimiyetinin henüz tam anlamıyla kırılamadığı Fatsa, bulunduğumuz yere en fazla on dakika. Ben daha binaya gireli yarım saat bile olmamış, odada fikrî münakaşaya başlıyorum.

Ağzımı tutamamışlık değil aslında bu. İstesem kendi kendimi “deşifre” etmezdim. Bilerek yapmıştım aslında. En azından tarafımı belli ederek tarafımda ve karşımda olanları tespit etmiş oluyordum. Çünkü biliyordum ki eninde sonunda “fikrî yapım” ortaya çıkacaktı. Bu branşımın bir tabiî sonucu. Ders anlatırken kullanacağım bir kelime, konu, olay veya kişiye yapacağım bir küçük “vurgu“ “düşüncemi” anında ortaya çıkaracaktı. Meselâ gelin de Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” kitabından alınmış bir metni suya sabuna dokunmadan anlatın hele! Ne mümkün! Onun içindir ki kıvırmak” çâre değildir böyle durumlarda. Hani meşhur sözdür: “Bîtaraf olan, bertaraf olur.” Bi değil. Bir hiç değil. Bî. Türkçe’deki –siz, -suz, -sız, -süz eklerinin karşılığı. Tarafsız olan ortadan kaldırılır, yok edilir, anlamında. Maddî bir imha değil elbette. Tarafsız olan dışarıda kalır da diyebiliriz kısaca. |

| Ah Karadeniz | 4 | Ordu’da Son Gecem

Kışın ilk günleri. Sahile doğru yürüyorum. Hava soğuk değil ama deniz dalgalı. Hatta deniz bazen öyle bir coşuyor ki dalgalar sahildeki yaya yoluna kadar damlalar bırakıyor. Sahilde yürüyorum. İçimde uçuşan hisler. Onca yıllık çalışmam, çabam, dirsek çürütmem nihayet meyvesini vermiş ve öğretmen olarak atanmıştım.
Sahilde biraz daha dolaştıktan sonra küçük bir lokantada yemek yiyor ve otelime gidiyorum.

Resepsiyondaki görevli karşılıyor beni.

– Odanızı değiştirdik. 5 kişilik odadan üç kişilik bir odaya yerleştirdik sizi, diyor.

Teşekkür ediyor, anahtarı alıyor ve odama çıkıyorum.

Operasyonlar ve Tommiks Okuyan Komiser

Kapıyı açıp odaya giriyorum. Odadakilere selam verip eşyalarımın bulunduğu yatağa oturuyorum. Odadakilerde tanıştıktan sonra başlıyoruz sohbete. Biri Eskişehirli, biri Malatyalı. İkisi de polis. Ordu ve ilçelerindeki operasyonlara katılıyorlar. 12 Eylül 1980 Darbesi’nin üzerinden 3,5 ay geçmesine rağmen yaşa dışı sol örgütlerin bölgeye hâkimiyet çemberi tam anlamıyla kırılamamıştı. Örgütlerle güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar (giderek küçülen çapta da olsa) devam ediyordu hâlâ. Ben olayların (sadece televizyondan tâkip ediyordum) yabancısı olduğum için polisler anlatıyor ben sadece dinliyordum.

Bir ara, gözüm tavandaki delik deşik kısma çarptı.

-Bu izler ne böyle?

Eskişehirli polis:

– Bizden önce burada kalan polisler yapmış, diyor ve ekliyor, psikolojileri öyle bozulmuş ki; onları, ne uyku tutar ne de yaşadıkları gözlerinin önünden gider olmuş. Kâbus üstüne kâbus. O dönem bizimle değiştirildi zaten geçenlerde.

Yatağımdan kalkıyorum bunları anlatırken Eskişehirli polis. Pencereden caddeye bakıyorum. Üç beş metrelik bir yolla ayrılan caddenin karşısında da bir otel var. Loş bir cadde. Dilimden, büyük şâir Necip Fâzıl Kısakürek’in “Otel Odaları” şiirinden iki beyit dökülüyor:

“Bir merhamettir yanan, daracık odaların,
İsli lâmbalarında, isli lâmbalarında.

Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
Küflü aylarında, küflü aynalarında. “

Hâlâ pencere önündeyim. Gece, bütün karanlığıyla çökmüş şehrin üstüne. Karşıdaki otelin bir penceresine takılı kalıyor gözlerim. Perdeleri çekilmemiş bir oda. Tek kişilik. Biri, ayaklarını karyolanın demirlerine uzatmış, elinde bir kitap, dalmış gitmiş. Floresan bembeyaz bir ışık yayıyor ortaya. Odadaki polislere dönüp soruyorum:

-Kim bu adam, ne okuyor böyle gece gece, diye soruyorum.

Polislerden biri cama geliyor, baktığım yere bakıyor.

– O mu? Bizim komiser. “kafayı dağıtmak” için operasyonlardan sonra geceleri, hep böyle Tommiks okur. Bana bile verir Tommiks serilerinden bâzen, okumam için.

– Tommiks bir çizgi film kahramanı değil mi? Bir emniyet görevlisi (korucu), diye soruyorum.

– Evet, diyor gülerek.

-Benim de çocukluğumun dünyasını süsleyen çizgi roman kahramanlarından birisidir Tommiks. Hani Tommiks, “Binbir Surat”ı bulmak için kale kapısından çıkarken Suzi’yle vedalaştığı kareler var ya hâlâ hatırımdadır.

Önce gülüyor polis, sonra birden yüzüne bir hüzün parçası yerleşiyor ve tespit ettiğim nokta üzerinden söze devam ediyor.

-Komiser de genelde o kareleri okur. Bana verdiği kitaplarda da özellikle Tommiks, “Binbir Surat Operasyonu”na giderken, sevgilisi Suzi’nin arkasından bakakalış karelerini, hep kalemle yuvarlak içine almıştır …

Sohbet uzadıkça uzuyor. Malatyalı polis bir ara:

-Uyuyalım artık yahu, yarın operasyona gideceğiz, diyor.

Arkadaşı:

-Sen gideceksin, ben mezunum.

– Mezun, diye tekrarlıyorum soran gözlerle.

-İzinliyim yani diyor.

| Dipnot-1: “Mezun” kelimesinin bu anlamda kullanıldığını ilk defa duyuyordum. İzin, köküyle ilişkisi ortada. Sağ olsun müdür babam, bana bu yöntemi çok önceleri öğretmişti aslında. Bu yöntemle anlamını bilmediğim birçok kelimenin üç aşağı beş yukarı anlamını sezebiliyordum . Meselâ “müntehir”de bir “intihar”, “müezzin”de bir “ezan”, “muasır”da bir “asır”, “müflis”te bir “iflas”, “mülhem”de bir “ilham” sezilmiyor mu? Yeri gelmişken şunu da belirtmek de fayda var galiba: Temelini evimizden aldığımız (ana dil kavramı boşuna değildir.) dilimizden yola çıkarak kendi sözlüğümüzü zenginleştirirken( söz dağarcığı) “sözlük” çok kere bize yardımcı olmaz. Yani sözlük karıştırmak yoluyla belki kelimelerin anlamını öğreniriz ama bu çok teknik bir çalışma olduğu için bir zaman sonra “öğrendiğimiz anlamı” unutur gideriz. Bu mesele ancak her alanda kitap okumakla aşılabilir. Elimize aldığımız bir kitabı söz dağarcığına hemen ulaşamasak da inat ve ısrarla okumaya devam edersek zamanla görürüz ki başlangıçta anlamını bilmediğimiz kelimeler, söz hazinemizdedir artık. Tabiî ki cümleyi bütün olarak ele aldığımızda da kelimeye anlam yüklemek mümkündür. |

İdris Nâim Şahin’den Bir İnci

Tarih 18 Nisan 2012. Yer Erzurum-Pasinler. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in yanına gelen Mustafa Boğaçayır, ‘Sayın bakanım geldiğine çok sevindim’ diyen Boğaçayır’a ‘Hadi bir takla at ya da oyna bir göreyim’ diyor. Davul-zurna ekibi de komediye dahil oluyor ve oyun havası çalınca da iş istemek için bakanın yanına giden başlıyor oynamaya.

Daha sonra kendisiyle röportaj yapıldığı söyledikleri de tam bir mizah örneği: “ …İnsanlar bakanın etrafını sardı ve uzaklaşmak zorunda kaldım. İşin kötüsü iş de isteyemedim. Oynadığımla kaldım… Eskiden lakabım ‘Pala Mustafa’ydı. Şimdi sokakta, kahvede gören ‘Taklacı Mustafa’ diyor ve gülüyor.”

Malazgirt Marşı | Ömer Rasih Öztürkmen

Bir cuma sabahı Allah’a karşı
Malazgirt’te elli dört bin er
Bestelediler en güzel marşı
Allahu Ekber! Allahu Ekber!

Bayrak bayrak fetih müjdesi,
Parça parça diyâr-ı Urum
İlk denizlerde ilk seccâdesi,
Alparslan ordularının Anadolu’m!

Geliyor ışıktan kopmuş askerler,
Allah’a uzanmış eller geliyor;
Kalk ayağa kubbe ol ey yer!
Göklerce minareler geliyor.

Onlar ki ilhilerle yıkandılar,
Kırklarla okunmuş bir namazlı su;
Vaktiyle dağlardan inen bozkurtlar
Şimdi son peygamberin ordusu.

Ömer Rasih Öztürkmen

Senden Sonra


Mevsim yağmurları çoktan dindi
Bursa bir sonbahar bahçesi şimdi
Uludağ’ın başındaki rüzgâr gibi
İçimde sensizliğin dayanılmaz uğultusu

Acılarımı yalnızlığımla sağaltıyorum şimdi
Senli günleri kare kare çoğaltıyorum şimdi

Ne bir renk kaldı senden ne bir gülüş
Sonrası bende hasret, sonrası ilmik ilmik sökülüş
Herhangi bir çıkış yok bu kısır döngüden
Ve senden kaçış beyhûde

Acılarımı yalnızlığımla sağaltıyorum şimdi
Senli günleri kare kare çoğaltıyorum şimdi.

Bursa, Elmasbahçeler, 26 Mayıs 1979

Her Sabah Senin Şiirlerinle Uyanmak İstiyorum

– Sevgili Vâhit İlhan Ağabey’e ithaf –

– Vahit İlhan Ağabey’in dilinden –

Yaş kemâle erdi
Uykularım hep yarım
Ya da kâbus dolu
Bir sıcak yüze
İki tatlı söze muhtacım
Ondandır ki ben
Her sabah
İnsanı hayata bağlayan
Senin şiirlerinle uyanmak istiyorum

Odalar yalnızlık dolu
Balkondaki çiçeklerin
Boynu büyük
Yaprakları solgun
Sulama ihmâli yüzünden
Ondandır ki ben
Her sabah
İnsanı hayata bağlayan
Senin şiirlerinle uyanmak istiyorum

Elimde kumanda
Bir seyyâh gibi
Dünyâyı geziyorum
Anlamsızca
Amaçsızca
Ondandır ki ben
Her sabah
İnsanı hayata bağlayan
Senin şiirlerinle uyanmak istiyorum

Çocuklar, kuşlar gibi uçtular yuvadan
Bir Köroğlu Bir Ayvaz kaldık şimdi
Güneşimiz ikindiye döndü
Koskoca beton yığınları arasında
Bize biçilen ömrü yaşıyoruz
Ondandır ki ben
Her sabah
İnsanı hayata bağlayan
Senin şiirlerinle uyanmak istiyorum

Mustafakemalpaşa, 20 Ocak 2019, 23 : 43

 

Yahya Kemal Beyatlı | Rindlerin Ölümü

Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz’ı hayâl ettiren âhengiyle.

Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Der Tod der Weisen

Es gab eine Rose im Garten, wo Hafis’ Grabmal liegt,
Sie erblühte täglich von neuem mit blutender Farbe.
Nachts wiegte die Nachtigall sich in Trauer, bis es graute,
Sie ließ vom alten Schiras träumen mit ihrer Melodien Garbe.

Der Tod ist das sorgenfreie Frühlingsland für den Weisen,
Jahrelang schwebt seine Seele wie Räuchergefß  überall.
Und auf seinem Grab unter kühlen Zypressen, dem leisen,
Erblüht jeden Morgen eine Rose, singt jede Nacht eine Nachtigall