Ah Karadeniz ! | 5 | Nihayet Medreseönü’ndeyim

18 Aralık 1980. Soğuk ve yağmurlu bir gün. Bavulum elimde yine düşüyorum yollara. Bir minibüs Artvin – Ankara karayolunda yol alarak götürüyor beni Perşembe Medreseönü Beldesi’ne. Koyu lâcivert deniz hırçın mı hırçın. Boyu aşan dalgalar sahili dövüyor biteviye.

Yaklaşık üç çeyrek saatten sonra minibüs, beldenin ortasındaki köprünün sağ ayağında duruyor. Bavulumu alıp iniyorum. Kalakalıyorum köprünün kenarında. Yolun kenarındaki binada “Medreseönü Belediyesi” tabelâsını okuyorum. Çabuk çabuk düşünerek karar vermeye çalışıyorum. Tam bu sırada yanımdan koyu yeşil gömlekli, orta boylu, dal gibi ince, biri geçiyor. Yüzüme gülümseyerek bakıyor. İki üç adım geçmişken sesleniyorum:

-Bakar mısınız, diyorum.

Dönüyor.

– Medreseönü Lisesi’ni arıyorum. Bana yardımcı olur musunuz?

Yaklaşıyor. Köprünün demirine elini koyarak yüzümü inceliyor. Ağzı daha da açılırken yüzü “merhamet” isteyen bir insan portresine dönüşüyor.

– Bababubbbbababa, gibi sesler çıkararak bir şeyler anlatmaya çalışırken arkasını dönüyor ve yolun hemen sağında tepede kurulmuş bir binayı işaret ediyor .

Belli ki konuşma engellisi. Birkaç adım atıyor okul yönüne. Sonra dönüyor yine yüzünden asla eksilmeyen gülüşüyle “arkamdan gel” der gibi işaret ediyor. Çâresiz takılıyorum peşine. Karşı tarafa geçiyoruz. Keçi yoluna benzer dar bir yola sapıyoruz. Bir ara geri dönüyor ve elimdeki bavulu alıyor. Bir zaman sonra bir düzlüğe çıkıyoruz. Yolun her iki kenarında da tek katlı küçük iki yapı. Yürüyoruz. Genişçe bir bahçedeyiz. “Rehber”im eliyle biraz ilerideki binayı gösteriyor. İki katlı uzun dar bir bina. Kapısındayız binanın. Bavulumu çamurluk demirinin üstüne koyuyor, yüzüme yine gülümsemeyle bakıyor, eğiliyor, elini önce kalbine götürüyor daha sonra başına. Asker selâmına benzer bir selâm veriyor, koşarak uzaklaşıyor.

Bavulumu alıp binaya giriyorum. Girişte odanın sağ üst tarafındaki tabelaya bakıyorum. Aradığımı buluyorum galiba: Öğretmenler Odası. Kapıyı çalıp giriyorum. Küçük bir oda. Ortada uzunca bir masa. Kapının hemen arkasında bir soba. Sobanın kenarında, küçük kareli mavi önlüğüyle oturan esmer bir genç kız kalkıyor beni görünce.

-Selâmün aleyküm, diyorum.

Avuç içleri bembeyaz esmer elini göğsüne götürüyor. Hafifçe eğiliyor. Sonra el işaretleriyle birtakım şekiller çiziyor havada. Dilsiz olmalı. İşaretler de “dilsiz alfabesi”. Anlamadığımı görünce masanın üstündeki bir kâğıda, “Teneffüs zili 5 dakika sonra çalacak. Ayşe.” yazıyor. Kâğıdı alıyorum. Kâğıda, Edebiyat Öğretmeni Kutsi, yazıyorum. Gülümsüyor. Elini yine göğsüne götürüyor. Oturuyorum. Ayşe dışarı çıkıyor. Birkaç dakika sonra elinde bir bardak çayla dönüyor ve çayı bana veriyor. Müteşekkirim.

Öğretmen Arkadaşlarla Tanışma

Zil çalıyor. Kapı açılıyor. Üç beş kişi çantalarıyla odaya giriyorlar. Beni fark edenler başlarıyla selam vererek masaya ilişiyorlar. Ayşe odaya giren bir hanıma (belli ki bu dille anlaşabiliyorlar) el işaretleriyle bir şeyler anlatıyor. Hanım öğretmen “gaf” yapmış birinin mahcubiyeti ile kalkıyor, yanıma geliyor ve elini uzatıyor:

– Kusura bakmayın ben sizi veli sandım. Tansel. Fen Bilimleri öğretmeniyim. Aramıza hoş geldiniz, hayırlı olsun, diyor. Odada bulunan diğer öğretmenler de hemen etrafımda bir daire oluşturuyorlar. El uzatıyorlar.

Tanışıyoruz. İçlerinde biri (matematik öğretmeni Halit Özdemir) var ki bir başka sıkıyor elimi, bir başka bakıyor yüzüme, bir başka ilgileniyor benimle. Bir ara biri giriyor odaya. Uzuna yakın kıvırcık saçlı, orta boylu, açık kahve renkli takımlı biri.

-Ali. Müdür Vekili, diyerek tanıtıyor kendini.

Sonra sorduğu, “Kaç mezunusunuz, nerelisiniz, hangi okuldan mezunsunuz?” aslında siyasî düşüncemi öğrenmeye yönelik. Gizlemiyorum:

-Bursa Eğitim Enstitüsü mezunuyum. 1976 girişli ve 1980 çıkışlıyım. Bursa’da oturuyorum.

Halit Hoca’yla göz göze geliyoruz. Gülümsüyor. 1976 tarihi aramızdaki şifrelerden birinin çözümü aslında. Elbette Ali Bey de anında 1976 şifresini çözüyor ve ekliyor:

– Ben de Bursa Eğitim Enstitüsü Mektupla Öğrenim mezunuyum. “Faşist”lerin okulu arenaya çevirdiği bir dönemde okudum itile kakıla.

-Faşist mi? Hangi grubu kastediyorsunuz? Ben, o okulda “Ben faşistim.” diyen ve faşizmin amblem, slogan ve öğretileriyle siyasi grup oluşturmuş birilerini hiç görmedim.

Yüzü sırıtkan bir hal alıyor. “Medreseönü’nün yerlisiyim, burası bizden sorulur.” edâsıyla:

-Ülkücüler işte canım. Kastettiğimi bal gibi anladınız.

– Bak ne güzel tanımladınız. Ülkücüler. Kendilerinin kabul etmediği bir “yafta”yı onlara yakıştırmak siyasî ahlâka sığmaz, diye düşünüyorum.

Bozuluyor.

| Dipnot-1: 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi yapılalı daha 4 ay olmuş. Ordu ilindeyim. Devrimci Yol’un sokağa hâkimiyetinin henüz tam anlamıyla kırılamadığı Fatsa, bulunduğumuz yere en fazla on dakika. Ben daha binaya gireli yarım saat bile olmamış, odada fikrî münakaşaya başlıyorum.

Ağzımı tutamamışlık değil aslında bu. İstesem kendi kendimi “deşifre” etmezdim. Bilerek yapmıştım aslında. En azından tarafımı belli ederek tarafımda ve karşımda olanları tespit etmiş oluyordum. Çünkü biliyordum ki eninde sonunda “fikrî yapım” ortaya çıkacaktı. Bu branşımın bir tabiî sonucu. Ders anlatırken kullanacağım bir kelime, konu, olay veya kişiye yapacağım bir küçük “vurgu“ “düşüncemi” anında ortaya çıkaracaktı. Meselâ gelin de Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” kitabından alınmış bir metni suya sabuna dokunmadan anlatın hele! Ne mümkün! Onun içindir ki kıvırmak” çâre değildir böyle durumlarda. Hani meşhur sözdür: “Bîtaraf olan, bertaraf olur.” Bi değil. Bir hiç değil. Bî. Türkçe’deki –siz, -suz, -sız, -süz eklerinin karşılığı. Tarafsız olan ortadan kaldırılır, yok edilir, anlamında. Maddî bir imha değil elbette. Tarafsız olan dışarıda kalır da diyebiliriz kısaca. |

Etiket(ler): , , , .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir