Ah Karadeniz ! | 7 | Okçulu’da İlk Akşam

Gebeşoğulları Tesisler’inin önündeyiz. İki katlı binadan sızan ışık, çakıl taşlı yolu ışıtıyor. Birkaç otobüs molada. Geçiyoruz tesisi. İki yüz metre ötede, yokuş bir yolun başında sokak lâmbasının altında duruyoruz.

-Asıl yolumuz şimdi başlıyor Hasan, diyor. Okçulu yokuşu bu. El fenerim yanımda değil. İnşallah kazasız belâsız evi buluruz. Olmadı Cihân Hocalar’a uğrar bir fener alırız. Hem de tanışmış olursunuz, diyor.

Tırmanmaya başlıyoruz Okçulu yokuşunu. Toprak bir yol. Sol tarafımızda, yarı boyumda topraktan bir set. Sağda ise yokuş çıktıkça aşağılarda kalan fındık bahçeleri ve evler. Evler ki gittikçe küçülen ve pencerelerinden loş ışıklar sızan, birbirinden yüzlerce metre uzak evler. Halit konuşmuyor, benim de yürümekten mecâlim yok tek kelime söylemeye. Çevreye bakıyorum meraklı gözlerle. Yukarılara çıktıkça hava daha da sertleşiyor.
Soldaki set bitiyor. İki yolun ağzına gelince duruyoruz. Sola giden yolun sağında, solunda birkaç ev. Aşağıdan gelen yol ilerisi kapkaranlık. Soluklanıyoruz.

-Yoruldun değil mi diyor Halit, gülerek. Ya ben ne yapayım yıllardır her gün tâ tepelerden bu yolu yürüyerek aşağıya iniyor ve akşamları bu yokuşu çıkarak eve gidiyorum.

“Benimse alım yazım yokuşlarda susamak” mısraı dökülüyor dudaklarımdan.

Gayriihtiyari omzuma elini vurarak:

-Helâl sana be koçum. Artık öğrencilerimiz sayende Necip Fâzıl da işitebilecek.

Kısa bir soluklanmadan sonra soldaki yola sapıyoruz.

-Sen yoruldun. İyisi mi Cihan Hoca’nın evinde biraz dinlenelim, diyor Halit.

Takılıyorum peşine. Biraz ileride bir evin karaltısı düşüyor yola. Arka odalar yola bakıyor olmalı ki hiçbir ışık yok, diye düşünüyorum. Yaklaşıyoruz. Hâlâ ışık yok. Şaşırıyorum. Evin sol kenarından giriş kapısına geliyoruz. Demir kapının üstündeki karpuzun ışığıyla gözlerim kamaşıyor.

Halit’in seslenmesiyle kapı açılıyor. Kısa boylu, güler yüzlü biri kapıda bitiyor. Yöre şivesiyle hızlı hızlı birkaç cümle kuruyor ayaküstü. Çoğunu anlamıyorum.

Cihan Özdemir ve Küçük Sabire

-Gardaşım, geçsenize, neden kapı eşiğinde dikiliyorsunuz.

Dar bir salondayız. Halit, beni Cihan Hoca’yla tanıştırıyor. Ardından genişçe bir odaya geçiyoruz. İçeride iki kadın, bir yaşlı adam. Ha bir de kapkara gözlerini pürdikkat bana dikmiş küçük kız. Cin gibi.

Baş köşeye oturtuyorlar beni . İzzet ikram, Karadeniz insanın gönül zenginliğiyle had safhada. Tavan aralarından fındık, elma… getiriliyor. “Allah ne verdiyse, buyurun…” belki de ikramın sadece maddî boyutu. Açtığı kapısıyla aslında yüreğini açıyor size Karadeniz insanı. Üstelik de samimi, riyâsız, gönülden…

Eğitim, siyaset, yöre insanı, geçim… derken hoş sohbet geç saatlere kadar sürüyor. O kara gözlü küçük kız (Sabire) hâlâ uyanık. Benim aklıma pencerelerin dışarıdan demirlerle (küçük perde gibi) kaplanması aklıma takılmıştı. Cihan Hoca açıklık getiriyor:

-Fatsa’da sokağa hâkim solun yaptıklarına karşılık bir tedbir.

Gecenin bir vakti. Halit, beni daha fazla yormamak için, Cihan Hocalar’da (akrabası aynı zamanda) bırakıp tırmanıyor, kaldığı yerden evine giden yolu. Herkesin uykusu tutun ki göz kapaklarında. Yatacağım yeri gösteriyorlar. Küçük Sabîre odadan tam çıkarken sesleniyor:

-İyi uykular öğretmenim.

Dönüp bakıyorum. Mahçup, ama bir o kadar da sevgi dolu.

Yatağıma uzanıyorum. Karadeniz’in de Anadolu’nun bir parçası olduğunu bir kere daha idrak ediyorum. Anadolu. “Ana” dolu. Ana ve o anaların yetiştirdiği milyonlarca evlât…

Bana evimi aratmayan bu sıcak insanlara, müteşekkirim.

Etiket(ler): , , , , .Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir